
Yağlı Urgan Boynumuza Sarılmış İpin Çekilmesi Kalmıştı! Yasin Hatipoğlu
Vefanın, Fedakârlığın Altın Levhalarındandır.
Vefayı, sadakati, asaleti hayatınızın merkezine alınız!
"Anacığım sen ağlama, ben ağlayayım!"
Sizlere merhum Erbakan hocamızın yol arkadaşlarından Yasin Hatipoğlu ile ilgili hatıralarımı paylaşmak istiyorum.
Erbakan'ın yol arkadaşlarındandı Yasin Hatipoğlu.
İsmi ile müsemmaydı, hatipti. Cesurdu. Gözü pekti. Belediye Başkanlığı, MSP milletvekilliği, TBMM Başkan Vekilliği yapmıştı.
Vefanın, Dostluğun, Kardeşliğin Altın Levhası!
Vefasızlığın karanlığından Vefanın aydınlığına…
Yasin Abi, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinde Akıncılar davasında yargılanan arkadaşlarınızın ve benim avukatlığımızı yapıyordu.
Mamak Ceza ve Tutukevi'nde kalıyorduk. Avukat ziyaretleri zorlu şartlarda gerçekleşiyor, ziyarete gelen avukatın saatlerce sırada beklemesi ile gerçekleşebiliyordu. Avukat görüşmemiz on dakikayı geçmiyordu. Ziyaret dakikalar içine hapsedilmişti. Bu vesile ile Akıncılar davasından yargılanan arkadaşlarımızla birlikte benim de ziyaretime aksatmadan her hafta Mamak Askeri Tutukevi'nde ziyaretimize gelen, bizi yalnız bırakmayan başka bir dostluk, fedakârlık ve vefa örneği olan Avukat Yusuf Ziya Yıldız beye de sonsuz şükran duyarız. Allah kendisinden razı olsun. Siyasi davaların tutuklularının bulunduğu ceza ve tutukevinde bir avukat tarafından tutuklunun mütemadiyen takip edilmesi hayati öneme sahiptir! Yani tutuklunun arayanı soranı var demektir ki çok çok önemlidir. Öyle ortamlarda Allah kimseyi kimsesiz bırakmasın!
Annem ziyaretime gelmişti.
Annem tutuklandığımı öğrendiğinde bayılmış, yere yığılmış ve takriben bir yıl yatalak kalmıştı. Ayağa kalkar kalkmaz da beni Ankara Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi'nde ziyarete, üç yaşındaki kardeşim İrfan'ı da yanına alarak gelmişti. Merhum babam ve ziyaretime gelenler, ziyaret sırasına girebilmek için Ankara'ya bir gün öncesinden geliyorlardı. Akıncılar davasından birlikte yargılandığımız Ali Çelik'in abisi çok değerli Mustafa Çelik abi ve muhterem eşi, beni ziyarete gelenleri evlerinde misafir ediyorlar, sabahın erken saatinde de Mamak Askeri Tutukevi'nin ziyaret mahalline arabaları ile getiriyorlardı. Allah razı olsun, ne büyük fedakârlık, ne büyük dostluk gösteriyorlardı.
Görüşme yeri, iki üç kişinin ayakta durabileceği genişlikte dar bir alandı. Ziyaret kabinlerinin arasından asker devriye geziyor, ziyaretçi ile tutuklu üç dakikalık görüş sırasında birbirleriyle, birbirlerini göremeyecekleri kadar kirli cam ve sık tel kafes arkasından görmeye ve konuşmaya çalışıyorlardı. Konuşursanız karşınızdakini göremiyorsunuz, görürseniz de konuşamıyorsunuz!
Şartların insani olduğundan asla bahsedilemez!
Annem karşımdaydı, yanında üç dört yaşlarındaki kardeşim İrfan'la birlikte. İrfan bana gelmek istedi, ziyaret kabininin camlarını, duvarını zorlamaya başladı, camların açılmadığını anlayınca da kabinde nöbetçi askerin ayaklarına tekme atmaya başladı. Ben çok endişelendim, annemi ve küçük kardeşimi döverler diye. Çünkü ziyaretçi tutuklu fark etmeksizin dövüyorlardı! Nöbetçi askere hitaben; "Komutanım, çocuk anlamıyor" dedim. Nöbetçi askerin yüzüne bakmamız yasaktı, can havliyle göz ucuyla baktığımda askerin gözlerinden yaş süzüldüğünü gördüm.
Annemin ziyareti karlı bir kış ayında idi. Görüşebilmek için sabahın çok erken saatinde, sabah namazından önce karlar üzerinde sıraya girmişler, saatler sonra öğleden sonra görüş sırası gelmişti. Görüşe geldiğinde kendisine, akraba ve komşuları sorduktan sonra "laf ola beri gele" cinsinden bağımızdan, üzümden, kirazdan, meyveden, mahsulden bahisle "Mahsüller nasıl?" dedim. Annem karşımda donmuş gibiydi. O da şuursuzca bir akrabamızın gelininin hamile kaldığını bana müjdeliyordu! Adeta ne konuştuğunun farkında değildi!
"Anne" dedim, "ziyaret bitince zil çalıyor, zil çalar çalmaz buradan çık" dedim. Ve üç dakikalık ziyaret bitti, ben annemin gözleri önünde joplanmamak, dövülmemek için kabini hızla terk ettim.
Merhum annem, ben üzüm kiraz sordum diye ben hapisten çıkıp eve dönene kadar dört yıl meyve yememiş!
Annemin ziyareti ile ilgili bundan sonrasını yıllar sonra Yasin Abi anlattı: "Diğer tutuklularla avukat görüşmesine gelmiştim. O sırada kadın polislerin yerde yatan bir kadını kaldırmaya çalıştıklarını gördüm. Bir de ne göreyim, yerde yatan Saime Anne. Hemen başına vardım. Saime Anne bayılmış, ayıltmaya çalışıyorlardı. Yanındaki çocuk çok korkmuş, gözleri yerinden çıkacak gibi etrafa bakıyordu.
Saime Anne, sen ağlama, ben ağlayayım dedim…"
Bundan sonrasını merhum annem anlatıyor: "Gözlerimi açtığımda başımda kadın polislerin arasında Yasin Bey de vardı. 'Saime Anne sen ağlama, ben ağlayayım' diyerek gözyaşı döküyordu. Beni bir kasanın üzerine oturttular, bir müddet sonra kendime geldim."
Yasin Abi ailemizle birlikte ağlıyordu!
Yasin Abi'nin anlatması ile yıllar sonra bu olaydan haberim oldu. Anneme "Bunu bana niye anlatmadın?" dediğimde, annem: "Seni bir daha mı üzeyim?" dedi.
Ana yüreği ne acıları paylaşmadan taşıyabiliyor!
Yasin Abi bir yıla yakın sıklıkla ziyaretime geldi. Tutuklu ziyareti bir avukatın yarım gününe mal oluyordu.
İddianamemiz gelmişti, artık mahkemeye çıkacaktık. Ben ifademi hazırlamıştım. Mahkemede söyleyeceklerimi bir de Yasin Abi'nin dinlemesini istedim. Hangi tarihte tutuklandığımı, bir metre kare dahi olmayan hücreye kapatıldığımı, hücrede kırk gün tutulduğumu, ilk on iki gün hiç uyumama müsaade edilmeden yedi yirmi dört ayakta, uygun adım marş eşliğinde bin defa İstiklal Marşı, bin defa Gençlik Marşı gibi marşlar söyletilerek, dilim dönmeyene, takatsiz kalana, adeta ayakta uyur hale gelene kadar tutulduğumu, işkenceli sorgu başlamadan önceki on iki gün sürede bana merhamet eden bir nöbetçi askerin yarım dilim kurumuş ekmek, bir başka askerin nöbeti sırasında kendisinin yiyeceği aşureyi gizlice getirdiğini, Yozgatlı bir askerin bir adet şeker verdiğini, bu süre içinde kalbimden yayılan ve bütün vücudumu saran, adeta vücudumun yandığını hissettiğimde ise yalvararak istediğim yarım çay bardağı (buzun eritilmesi ile) su içebildiğimi, takatsiz kaldıktan sonra sorguya başladıklarını, iki askerin koluma girip beni yarı sürükleyerek sorguya götürdüklerini, bana her sorguda işkence yaptıklarını, sorgu sonrası sürükleyerek hücreme atıldığımı, sorgulamam başladıktan sonraki günlerde ise günlük bir tabak yemek verildiğini, kırk gün yarım bardak su dışında hiç su verilmediğini, su içmediğimi, bunun böyle sürdüğünü, beni buraya Askeri Savcı Enis Karakış'ın emri ile attıklarını, sorgum sırasında "benim ölmediğimi" söyleyerek sorguya işkencelerle devam ettiklerini, bir defa da delireceğim hissine kapıldığımda, delirtip beni sokağa atmaları ihtimalinden korktuğumu, beni sorgulayanlara "Bana ne yapıyorsunuz, beni delirtmek mi istiyorsunuz? Beni öldürün!" dediğimi, bunun üzerine bana yapılanın "Çin işkencesi" olduğu cevabını aldığımı, askeri birliğinden alındığım tarihin belli olduğunu, tutuklanma kararının verildiği tarihin belli olduğunu, aradaki 40 gün beni nerede tuttuklarını söylemeleri gerektiğini ifademe yazdığımı anlattım. (Mamak'ta sorgu genellikle dört veya beş defa tekrarlanmakta ve 180 kişi civarında insanın işkenceden öldüğü bilinmektedir.) Yasin Abi'ye anlattım. Yasin Abi konuşmamı biraz yumuşatmamı istedikten sonra; "Halis, kaderim, savcının çok yüksek ceza talebi (idam cezası) çoğunlukla beraatle sonuçlanır. Allah'ın izni ile sen de beraat edeceksin…" diyerek bana moral vermeye çalışmıştı. Moral vermesinin sebebi, ikimizin de dilimizin varmadığı savcının "idam" talebiydi.
Ziyaret kabinini size anlattım. Bu defa daha sıkı bir avukat-müvekkil görüşmesi gerçekleşiyordu. Hem benim yanımda hem de Yasin Abi'nin yanında rütbeli asker vardı, bu yetmezmiş gibi iki kabin arasında da bir subay vardı. Belli ki ne konuşacağımızı tespit etmek istemişlerdi.
O sıralarda elli civarında sağdan ve soldan idam gerçekleşmiş ya da gerçekleşmek üzere idi, bir de TBMM'de onay bekleyen onlarca idam dosyası vardı. Durum hiç de kolay geçiştirilecek cinsten değildi.
Darbe mahkemesinde yargılanıyorduk!
Henüz yirmi iki, yirmi üç yaşlarındaydım. Yirmili yaşlarındaki bir genç olarak kendi ülkesinde akılalmaz işkence ve muameleler görmüştüm. Ve idam edilmeyi kabullenmiştim!
Ne acı.
Yasin Abi bu ziyarette artık kendisinin mahkemelere katılamayacağını, MSP ile Akıncılar davasını birleştirmek için gerekçe aradıklarını söyledikten sonra; "Merak etme, davayı takip edeceğim, sadece duruşmalara katılmayacağım, sizi ziyarete gelemeyeceğim" dedi.
Akıncılar davası ile MSP davasını birleştirmek istediklerini çok iyi biliyordum. Çünkü davayı benim ifadelerim üzerinden birleştirmek istiyorlardı ve onun için beni "sen ölmüyorsun" diyerek on altı defa işkenceli sorguya almışlardı. (Mamak'ta işkenceli sorgu genellikle dört veya beş defa uygulanıyordu.) Askeri müdahale olduğunda, Akıncı Sporcular Derneği Genel Başkanlığı ve Akıncılar Derneği'nin sıkı yönetim tarafından bir provokasyon sonucu kapatılması ile Konya'da kurulan Akıncı Gençler Derneği'nin de kurucularından ve Eğitimden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı idim. Bu sıfatlarla tutuklandım.
MSP Davası ile Akıncılar Davasını Birleştirmek İstiyorlardı.
Erbakan'ı da idam cezası ile yargılamak istiyorlardı.
Sorguda sordukları ve söyledikleri: "Zaten idam edileceksin, konsey idam kararını verdi", "Silahlı kampların emrini Erbakan verdi, silahlı kampların parasını da MSP verdi" diyorlardı. Bunu söyleyebilmek için on altı defa sorguya alınmış, işkenceye tabi tutulmuştum.
Bu ifadeyi alamadıkları için MSP ile Akıncılar davasını birleştirememişlerdi.
Davaları birleştirebilselerdi merhum Erbakan'ı da bizimle birlikte idamla yargılayacaklardı.
Ben "idam" sözünü içselleştirmiştim. Öyle ya darbenin baş mimarı Evren; "Asmayıp da besleyelim mi?" Sağdan soldan idamlar yapılıyor, "İslamcılardan da idam olmalıydı."
Mamak'ta bir metrekare dahi olmayan zifiri karanlık, kurumuş, yaş insan pislikleri ile dolu hücredeki ilk günümden itibaren; "Sen idam edileceksin, kararın konsey tarafından verildi" denilerek beynime kazınmış ve kabullenmiştim.
Onlara; "Allah dilerse, Allah dilemezse kuru yaprak yerini değiştiremez" diye cevap veriyordum.
İdamı kabullenmiştim kabullenmesine de, "Babam metanetlidir o dayanır da annem dayanamaz" düşüncesi yüreğime hançer gibi saplanmıştı!
Bu vesile ile ifade etmeden geçemeyeceğim önemli ayrıntı ise; sağcı solcu demeden binlerce gencimizin işkence görmesine ve 179 tutuklunun yine işkenceden ölmesinin baş mimarı Mamak Askeri Mahkemeleri Başsavcısı, CHP İzmir Belediye Başkanlığı yapmış olan Tunç Soyer'in babası Askeri Savcı Albay Nurettin Soyer'di! İşkenceciler tarih huzurunda ve Allah'ın huzurunda nasıl hesap verebilecekler?
İşte böyle bir atmosfer içinde hüzün, endişe ile Yasin Abi ile birlikteydik. Yasin Abi bizim çektiklerimizi hissediyor, gözleri doluyor, için için ağlıyordu. Bizim moralimiz bozulmasın diye metanetli durmaya çalışıyordu. Adeta bizlerle Mamak'ta yaşıyordu. Düşünebiliyor musunuz, bana yapılan muameleleri biliyorsunuz ve elinizden bir şey gelmiyor!
Allah'tan dilerim ki bizi cennetinde de buluştursun! Amin.
Bu konuları, "Mamak Zindanlarında Bir Akıncı" ve "Erbakan'la Yolculuğum" kitaplarımda anlattım.
Erbakan'ın yol arkadaşları bir bir fani alemden baki aleme göçtüler. Bir elin parmakları kadar kaldık desem yeridir.
Erbakan'ın yol arkadaşları ne Erbakan'ın yüzünü yere eğdirdiler ne de
kendilerine umut bağlayanları sukut-u hayale uğrattılar.
Onlar sadıktılar.
Onlar sabırlıydılar.
Onlar samimiydiler.
Onların da oğulları, kızları, damatları vardı ama hiçbirisi bakanlıkların koridorunda dolaşmadı, hiçbirisi siyasi itibarlarını şahsi emellerine alet etmediler.
Onlar yüz akı insanlardı.
Merhum Erbakan da ana kadrosunu, karar mekanizmasını sadakatle korudu. Umarım siyasi takipçisi olduğunu iddia eden siyasetçiler de bundan ders almış olsunlar!
Gelenler geldi, gidenler gitti. Erbakan'ın yol arkadaşları aynı kaldı. Erbakan da arkadaşları da birbirlerine tahammül gösterip yol arkadaşlıklarını "mezara" kadar devam ettirdiler. Elbette onlar da insandı ve "kul kusursuz olmaz"dı. Kusurlarımız affola. Ahirete göçenlere rahmet, hayatta olanlara sağlık afiyet dilerim.
Bir elin parmakları kadar kaldığımızı bizden, yani kalanlardan başka bilen de yok gibi! Vefa duygusu ne asil duygudur. Vefalı insan ne asil insandır!
Vesselam.
YAZARIN TÜM YAZILARI İÇİN
Halis Özdemir / Gazeteci - Yazar - Program Yapımcısı NATO ve Çok Uluslu Asker Meselesi
|