






|
||
![]() |
İslamofobi, Şiilik ve İran Tehdidi: Ümmeti Parçalama Yolunda Üç Batılı Proje | |
| Ahmet Ziya İbrahimoğlu | ||
| aziyaibrahimoglu@gmail.com | ||
İslamofobi, Şiilik ve İran Tehdidi: Ümmeti Parçalama Yolunda Üç Batılı ProjeHâkimiyet stratejileri, çifte ölçü, mezhep unsurlarının istismarı ve Amerikan çekilişinin Körfez himayelerine tesirleri üzerine derin bir jeopolitik tahlil Yazan: Hâlid Saîd Nezzâl Giriş: Hakiki çatışma gözün gördüğü yerde değildir – Bütün eksenleri birbirine bağlayan temel çerçeve
Herkesin bildiği hadiseleri uzun uzun anlatmak yerine, doğrudan doğruya çatışmanın gizli iskeletini ortaya koyan tahlile yönelmek gerekir. Zira Amerikan idaresi, on yıllardır yükselen güçlere karşı açık bir yol takip etmektedir: Onları kendi kuvvet sahalarında karşılamak yerine, beslenme damarlarını kesmek; etraflarını yıpratıcı ihtilaflarla çevrelemek; din, siyaset ve medya dâhil elindeki bütün vasıtaları kullanarak, kökleşmeden evvel ittifaklarını çözmek. Büyük düşünce kuruluşlarında yetişmiş Amerikalı strateji erbabının şekillendirdiği bu yaklaşım, yirmi birinci yüzyılda asıl mücadelenin büyük güçler arasında doğrudan bir savaş şeklinde değil; ilk bakışta dağınık görünen, fakat hakikatte tek bir zincirin halkaları olan “çok cepheli” vekâlet mücadeleleri şeklinde yürüyeceği fikrine dayanır.
Bu yaklaşımın en açık misali, coğrafya bakımından uzak fakat strateji bakımından bağlı iki sahada görülür: Venezuela ve İran. Venezuela’da hedef alınan yapı, yalnızca muhalif bir idarenin tasfiyesi değildir; aynı zamanda dünyanın en büyük petrol alıcısı olan Çin’in enerji damarlarını kesme zincirinin bir halkasıdır. Nitekim Venezuela, Çin’e günde yaklaşık 800 bin varil petrol sevk ederek, onun enerji dengesinde hayatî bir yer tutmaktaydı. İran’da ise hedef alınan yapı, iddia edildiği gibi sadece “nükleer tehdit” değildir; Çin’e uzanan bir başka hayati hattın kesilmesidir. İran, Pekin’e günlük yaklaşık 1,5 milyon varil petrol göndererek bu denklemde önemli bir yer işgal etmekteydi.
Coğrafî uzaklıklarına ve görünürdeki gerekçelerinin farklılığına rağmen, bu iki hadise aynı maksada hizmet eder: Dünya üretiminin dörtte birini yöneten Çin makinesinin yakıt damarlarını kesmek. Zira Çin, muazzam iktisadî gücüne rağmen temel bir zafiyet taşır: Petrol ihtiyacının yüzde 73’ünü dışarıdan temin eder. Amerika ise doğrudan iktisadî sahada Çin ile karşılaşmanın ağır bedeller doğuracağını bildiği için “damar kesme” yolunu seçmiştir. Bu siyaset dört ana cephe üzerinden yürütülmektedir:Venezuela, İran, Rusya (yaptırımlar yoluyla) ve Suudi Arabistan (üretimi yıpratan savaşların körüklenmesiyle).
Bu giriş, sıradan bir takdim değil; bütün başlıkları tek bir anlatı içinde birleştiren anahtardır. Zira Arap–İran ilişkilerinde yaşananlar, mezhep merkezli söylemler ve uygulanan çifte ölçü, gelip geçici bölge çekişmeleri değildir. Bunların tamamı, Washington’un Çin ile yürüttüğü büyük mücadelenin bir parçasıdır. Arap ülkeleri ise -ne yazık ki- bu denklemde hiçbir zaman kendi iradesinin sahibi olmamış; Batı–İsrail projesinin elinde bir vasıta olarak kullanılmıştır: Kimi zaman petrolün temini için, kimi zaman mezhep kavgalarını alevlendirmek için, kimi zaman da Amerikan silahı için bir pazar olmak üzere.
Bu durum yeni değildir. On yıllardır Arap idareleri, Batı’nın büyük stratejilerine hizmet eder hâle getirilmiştir. Hatırlayalım: Amerika, Sovyetler Birliği ile mücadele ederken yalnız askerî ittifakla yetinmemiş; dini de bir araç olarak kullanmıştır. Afganistan’da siyasî İslam seferber edilmiş, cihadî hareketler beslenmiş, “komünist inkârcılara” karşı savaşmayı meşru gören fetvalar üretilmiş; bütün bunlar Amerikan–Suudi–Pakistan ortaklığıyla ve CIA’nın doğrudan desteğiyle yürütülmüştür. Bu süreç, daha sonra “aşırıcı hareketler” diye anılacak yapıların doğmasına yol açmıştır. O dönemde Arap idareleri de kendi kararlarına sahip değildi; Washington’un yürüttüğü büyük makinenin bir parçasıydı.
Bugün ise aynı oyun, farklı bir surette tekrar edilmektedir. Bu defa rakip Çin’dir; araçlar İran, Venezuela ve Rusya’dır; Arap idareleri ise yine bu zincirin halkalarından biri olarak kullanılmaktadır. İran’a yönelik savaş, iddia edildiği gibi nükleer program sebebiyle değil; Çin’in en büyük enerji damarlarından biri olduğu içindir. Yemen’de süren savaş ise söylendiği gibi meşruiyeti iade etmek için değil; çatışmayı uzatarak direniş eksenini zayıflatmak içindir ki bu eksen, Çin menfaatleriyle bağlantılıdır. Körfez ülkeleri ise her patlamayla savunma bütçelerini artırırken, gerçekte Amerikan harp sanayisinin daimî müşterisi hâline gelmektedir.
Bu bakış açısı her şeyi değiştirir. Artık Arap–İran çekişmesi, alışılmış manada iki taraflı bir mücadele değildir; Amerikan–Çin mücadelesinin sahalarından biridir. Arap idareleri ise sahip oldukları büyük imkânlara rağmen, bu büyük savaşta çoğu zaman birer piyon hâlinde kalmış; kimi zaman Çin’e giden damarları kesmekte, kimi zaman Amerikan silahını satın almakta, kimi zaman da İran’ı kendi iç ve çevre cephelerinde meşgul etmekte kullanılmıştır.
Buna göre, bundan sonraki başlıklarda ele alacağımız her meseleyi anlamak mümkündür: Neden İran’ın hataları büyütülürken Arap idarelerinin hataları görmezden gelinir? Çünkü Çin’e uzanan ikmal damarlarını kesme oyununda asıl hedef İran’dır. Neden mezhep unsuru ümmeti parçalamak için bir silah gibi kullanılır? Çünkü birlik hâlindeki bir ümmet, Amerikan–İsrail stratejisi için ciddi bir tehdit teşkil eder. Neden birbirleriyle çekişen Arap devletçikleri yardımlara ve bağımlılığa mahkûm bir hayat sürer? Çünkü Arap dünyasının zayıf kalması, Batı hâkimiyetinin devamı için teminattır; zira hakiki karar Arapların elinde değildir.
Bu hakikati kavramak, bundan sonra gelecek her şeyi anlamanın ana kapısıdır.
Birinci Eksen: İslam Korkusu – Ümmetten korku üretimi
Birinci Bölüm: Kültürel önyargıdan siyaset ve medya üretimine
Mısır Fetva Kurumu’nun 2026 yılında yayımladığı “İslam nefreti ticareti” başlıklı geniş araştırma, Batı’da “İslam ve Müslümanlardan korku üretiminin kazançlı bir alan hâline geldiğini” ortaya koyar. Buna göre, “İslam’ın kültür ve siyaset sahasında varsayılan tehdidi abartılmakta; İslamî kimlik taşıyan tarafların her hatası, varlık düzeyinde bir tehlikenin delili olarak sunulmaktadır.”
Araştırma ayrıca şu tespiti yapar: “İslam korkusu, Batı’da hâlâ kabul gören, hatta strateji ve güvenlik değerlendirmelerinin bir parçası sayılan nadir içtimaî hastalıklardan biridir.” Dahası bu alan, devlet ve özel kurumların büyük kaynaklar aktardığı; uzmanların ve akademisyenlerin Müslümanları iç tehdit olarak gösteren anlatılar kurmakla görevlendirildiği bir yapı hâline gelmiştir.
Girişle bağ: Bu üretim, yalnızca bir ayrımcılık değil; ortak İslam kimliğini suç hâline getirerek her birlik teşebbüsünü daha doğmadan engellemeye yönelen bir strateji vasıtasıdır. Zira birleşmiş bir ümmet, menfaatlerini koruyabilecek güçlü bir eksen demektir; bu da Amerika’nın Çin’e uzanan enerji damarlarını kesmesini veya İpek Yolu’nu aksatmasını zorlaştırır.
İkinci Bölüm: İngiltere örneği – Kurumsal hüviyet kazandırılan İslam korkusu
2024 yılı Aralık ayında Hyphen dergisinde yayımlanan bir inceleme, İngiltere’deki Policy Exchange adlı kuruluşun 2005’ten bu yana Müslümanları “iç tehdit” olarak sunan anlatıların şekillenmesinde merkezi bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Rapora göre, bu kuruluş “siyasî şiddeti kültür meselesi gibi sunarak kapsamlı güvenlik tedbirlerini meşrulaştırmış; şiddet içermeyen kimselerin dahi gözetim altına alınmasını teklif ederek, İslam korkusunu devlet kurumlarının içine yerleştirmiştir.”
Bu yöntem yalnız İngiltere ile sınırlı değildir; Amerika ve Avrupa’daki düşünce merkezleri ile medya ağları da aynı çizgide hareket ederek, İslam ile siyaseti kasıtlı biçimde iç içe gösteren ve her İslamî kimlik ifadesini gözetim gerektiren bir tehdit gibi sunan bir dil üretmektedir.
Üçüncü Bölüm: Tarihî kökler – “Osmanlı tehlikesi”nden “İslam tehlikesi”ne
Batı’nın İslam’a dair korkusu yeni değildir; asırlar öncesine uzanır. Türk tarihçi Cemil Aydın, The Idea of the Muslim World adlı eserinde, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında cihat ilan etmesinin Batı’da büyük bir endişe doğurduğunu aktarır. Alman İmparatoru II. Wilhelm “bütün Muhammedî dünyayı harekete geçirmekten”, General Helmuth von Moltke ise “İslamî taassubu uyandırmaktan” söz etmiştir.
Dördüncü Bölüm: Afganistan örneği – Dinin araç hâline getirilmesi
Bugün benzer bir yöntem farklı araçlarla sürdürülmektedir: Dün Sünnî unsurlar komünizme karşı kullanılırken, bugün Şiîlik ve İranlık, ümmetin birliğini zayıflatmak ve direnç eksenini yıpratmak için devreye sokulmaktadır.
İkinci Eksen: Şiîlik – Fıkhî ayrılığın varlık mücadelesine dönüştürülmesi
Birinci Bölüm: Ayrılığın mahiyeti
İslam tarihi, farklı mezhepler arasında ilim alışverişinin ve birlikte yaşamanın birçok örneğini taşır. Muhammed Abduh’un birlik çağrıları, Ezher şeyhi Mahmud Şeltut’un Caferî mezhebini beşinci mezhep olarak tanıyan fetvası, bu farklılığın düşmanlığa dönüşmesinin zaruri olmadığını açıkça gösterir.
Suriye, Yemen ve Irak sahalarında görülen tablo, bu yaklaşımın ne derece etkili olduğunu açıkça gösterir.
Yemen’de, yıllardır süren bombardıman ve abluka milyonlarca insanı yardıma muhtaç bırakmış; buna rağmen bu savaş “güvenliği koruma mücadelesi” diye sunulmuştur.
Girişle bağ: Bu durum rastlantı değildir. “İran tehdidi”nin büyütülmesi, bölgedeki Amerikan askerî varlığını meşrulaştırır; silah satışını artırır ve aynı zamanda Amerikan stratejisine hizmet eden uygulamaların örtülmesini sağlar.
Birinci Bölüm: İran – idarelerin hasmı, halkların müttefiki
Bunun cevabı, halkların hadiseleri “direniş” ve “egemenlik” merceğinden görmesinde yatar; idarelerin öne çıkardığı mezhep nüfuzu yahut kavmî rekabet çerçevesinden değil. Halklar, bilinçli yahut sezgisel biçimde, İran’ın bugün Amerikan–Çin mücadelesinin başlıca sahalarından biri olduğunu ve ona yönelen baskının, Çin’e uzanan damarları kesmeye dönük daha geniş bir planın parçası olduğunu kavramaktadır.
2003 Irak işgali ve 2011 sonrası ayaklanmaların ardından İran, kendisini “direniş” çerçevesinde takdim eden silahlı yapılar ve siyaset çevrelerinin destekçisi olarak öne çıktı. Egemenlik ve onur meselelerinde kendi idarelerinden beklediğini bulamayan Arap halkları ise İran’da farklı bir örnek gördü: Kendi kararını verebilen, müttefiklerinin bedelini ödeyen ve Batı hâkimiyetine karşı durmaktan çekinmeyen bir devlet.
Bazı Arap idarelerinin İsrail ile hızlanan yakınlaşması karşısında, İran’ın Hamas, İslâmî Cihad ve Hizbullah gibi yapılara verdiği destek -zaman zaman görüş ayrılıkları bulunsa da- halk nezdinde bir çekim unsuru hâline gelmiştir.
Girişle bağ: Halk ile idare arasındaki bu ayrışma, ümmeti parçalamayı hedefleyen Batı projesinin sonuçlarından biridir. Amerikan çizgisine bağlı idareler İran’a karşı tavır almak zorunda kalırken, bunun bedelini ödeyen halklar İran’ı değil; kendilerini araç hâline getiren Batı–İsrail projesini asıl tehdit olarak görmektedir.
İkinci Bölüm: Batı’nın “İran tehdidi” okuması
Bu bakış, meselenin İran hatalarının eleştirilmesi olmadığını; benzer fiiller karşısında İran’a yönelen eleştirinin diğerlerine kıyasla ağır basması olduğunu ortaya koyar.
• Batı projesi: İran’ı “varlık düzeyinde tehdit” şeklinde çerçeveleyerek askerî varlığı meşrulaştırmak, bağımsız bölge ittifaklarını engellemek ve Çin’e uzanan enerji damarlarını kesmek.
Dördüncü Eksen: Parçalanmanın neticesi – Güçlü İsrail, zayıf devletçikler
• İç çekişmeleri siyaset aracı hâline getirir.
Girişle bağ: Bu zayıflık, dış müdahaleyi kolaylaştırır ve enerji hatlarının denetimini mümkün kılar.
Asıl soru şudur: Amerika, hedeflerine ulaştığını düşündüğünde sahneden çekilirse ne olur?
Bu, yenilgi değil; kendi ölçülerine göre “zaferin tamamlanması”dır.
Birinci Bölüm: Yemen örneği – Ortakların yalnız bırakılması
İkinci Bölüm: Amerika için “zafer” nedir?
• İç gerilimlerle yüzleşir, • Yeni ve riskli ittifaklara yönelir, • İran karşısında zor tercihler yapmak zorunda kalır.
Eğer İslam dünyası birlik hâlinde olsaydı, bugünkü manzara ortaya çıkar mıydı? Bu soru, bütün metnin özüdür.
Birlik ihtimali dahi, Batı’da ciddi bir kaygı doğurur. Çünkü bu, bağımlılığın sona ermesi demektir.
Böylesi bir birlik: gibi neticeler doğurur. Üçüncü Bölüm: İşgal meselesi
rastgele gelişmeler değil; ümmeti parçalamaya yönelik düzenli projelerdir.
• Biri kimliği hedef alır, Çıkış yolu ise açıktır: 1. Siyasi çekişmeyi inanç ayrılığına dönüştürmemek,
Dipnotlar ve Kaynaklar (Seçme) |
||
| Etiketler: İslamofobi,, Şiilik, ve, İran, Tehdidi:, Ümmeti, Parçalama, Yolunda, Üç, Batılı, Proje, | ||
|