Yazı Detayı
25 Mart 2026 - Çarşamba 13:51
 
Adaletin Ölçüsü: Fail mi, Fiil mi?
Ahmet Ziya İbrahimoğlu
aziyaibrahimoglu@gmail.com
 
 
Adaletin Ölçüsü: Fail mi, Fiil mi?


Giriş
 

İnsan, hâdiseleri değerlendirirken çoğu zaman farkına varmadan tarafını hakikatin önüne geçirir. Bu hâl, hükmün istikametini bozar; doğru ile yanlış arasındaki hududu bulandırır ve adaleti hissiyata kurban eder.
 

Oysa hakiki adalet, şahıslara göre şekil değiştiren bir kanaat değil; fiillere göre hüküm veren sarsılmaz bir ölçüdür. Bu bakımdan asıl mesele şudur: Hükmün merkezine faili mi koyacağız, yoksa fiili mi?
 

Bu yazı, sahih bir muhakemenin ancak fiili esas almakla mümkün olduğunu ortaya koymayı hedeflemektedir.
 

I. Failleri Merkeze Koymanın Doğurduğu Tarafgirlik
 

Bir şahsı yahut bir yapıyı merkeze alarak hüküm vermek, çoğu zaman kör bir taraf tutmaya yol açar. Çünkü bu yaklaşımda “ne yapıldı?” sorusu geri planda kalır; “kim yaptı?” sorusu hükmün belirleyicisi hâline gelir.
 

Netice çoğu zaman aynıdır:


• Taraftar, kendi tarafının hatasını görmezden gelir,
• Muhalif, karşı tarafın doğrusunu inkâr eder.

 

Bu durum, adaletin değil aidiyetin hüküm sürdüğünü gösterir. İbn Haldun’un ifadesiyle “asabiyet”, bu noktada hakikatin önüne geçer; grup bağlılığı, adalet duygusunu gölgeler.[1]

 

II. Çifte Ölçünün En Bariz Tezahürü
 

Fail merkezli bakışın en açık tezahürü, aynı fiile failine göre farklı hükümler verilmesidir. Bu zaafı en veciz biçimde şu cümle özetler:
 

“M.Kamal Paşa yaptığı zaman yanlış olan, R.T.Erdoğan yaptığı zaman da yanlış olmalı ve öyle görülmelidir.”

 

Bu ifade, şahıslardan bağımsız bir ölçüye işaret eder. Zira doğru ve yanlış, kişilere göre şekil değiştiren izafî hükümler değildir.
 

Aynı eylemin yalnızca faili değiştiği için farklı değerlendirilmesi; hakikatin değil, hissiyatın esas alındığını gösterir.[2]
 

III. Fiili Merkeze Koymak: Adaletin Esası

 

Sağlam bir muhakeme, fiili merkeze almayı gerektirir. Çünkü fiil, ilkelere arz edilebilir; fail ise çoğu zaman duyguların, önyargıların ve aidiyetlerin gölgesinde değerlendirilir.

 

Fiil merkezli yaklaşım:
• Aynı eyleme, kimden gelirse gelsin aynı hükmü verme tutarlılığı sağlar,
• Doğruyu destekleme ve yanlışı reddetmede istikrar kazandırır,
• Farklı kesimler arasında müşterek bir hakikat zemini kurar.

 

Bu yaklaşım ihtilafları bütünüyle ortadan kaldırmasa da, onları adalet zeminine taşır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
 

“Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha yakındır.” (Mâide, 5/8)[3]

 

IV. Taraftarlık ve Karşıtlığın Doğru İstikameti
 

İnsan tabiatı gereği bir şeye meyleder, bir şeye karşı çıkar. Ancak bu meylin yönü doğru tayin edilmediğinde adalet zedelenir.
 

Doğru olan şudur:
• Taraftarlık doğru fiillere,
• Karşıtlık ise yanlış fiillere yöneltilmelidir.

 

Fail merkezli taraf tutma körlüğe sürükler; fiil merkezli duruş ise hakkaniyeti besler.

 

Çünkü hiçbir fail mutlak doğruyu temsil etmediği gibi, hiçbir fail de bütünüyle yanlışın timsali değildir. Ebu Hamid el-Gazali’nin de işaret ettiği üzere hakikat, şahıslarda değil, ilahî ölçülerdedir.[4]

 

V. Yanlışın Kökleşmesi ve Islahın Zorlaşması

 

Karşıtlığın faile yöneltilmesi, yanlışların kökleşmesine hizmet eder. Çünkü bu durumda tenkit, ıslah çağrısı olmaktan çıkar; bir husumet beyanına dönüşür.

 

Bunun neticesinde:
• Muhatap savunmaya çekilir,
• Doğruyu kabul zemini daralır,
• İhtilaflar derinleşir.

 

Buna karşılık fiil merkezli tenkit, yanlışı hedef alır; doğruya kapıyı kapatmaz ve ıslah imkânını muhafaza eder. İbn Teymiyye’nin ifade ettiği üzere, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker şahıslara değil, fiillere yönelmelidir.[5]
 

VI. Müşahhas Misal: Zulmün Değişmeyen Mahiyeti

 

Günümüz dünyasında çifte ölçünün en çarpıcı tezahürlerinden biri Ortadoğu’daki gelişmelerdir:
 

Bir eylem İsrail Devleti tarafından yapıldığında “güvenlik” gerekçesiyle meşrulaştırılırken, benzer bir eylem İran tarafından yapıldığında “tehdit” yahut “terör” olarak nitelendirilebilmektedir.
 

Oysa eylem:
• Sivillere zarar veriyorsa,
• Hukuk dışıysa,
• Zulüm ve haksızlık ihtiva ediyorsa,

 

bunu kimin yaptığı hükmü değiştirmez.

 

Zulüm, failine göre mahiyet değiştirmez; her hâlükârda zulümdür.[6]
 

VII. Zalime Zulüm Meselesi: En Çetin İmtihan

 

Daha çetin bir imtihan ise şudur: Zulmeden birine zulmedildiğinde nasıl tavır alınmalıdır?
 

Doğru ölçü açıktır:
 

Zulme karşı çıkmak, zalimi savunmak değildir.

 

Zira zulüm:
• Kimden gelirse gelsin reddedilir,
• Kime yönelirse yönelsin aynı şekilde reddedilmelidir.

 

Fahreddin Razi’nin de vurguladığı üzere adalet, şahıslara göre değişmeyen mutlak bir ilkedir.[7]
 

İran’a zulmediliyor; biz bu zulme fikrimizle ve fiilimizle karşıyız; bu karşıtlığımız, İran’ın yanlışlarına taraftar olduğumuz anlamına gelmez; gelmemelidir. Çünkü biz İran’ın Suriye, Irak, Yemen ve Lübnan’da zulüm yaparken de zulümlerine fikrimizle ve fiilimizle karşı çıkmış, çıkmaya devam etmiş ve edeceğimizi de açıkça ifade etmiştik.
 

Sonuç

 

Hakikate sadık kalmanın yolu, failleri değil fiilleri merkeze almaktan geçer. Aksi hâlde insan, farkında olmadan kendi tarafının hatalarını örten, karşı tarafın doğrularını inkâr eden bir konuma sürüklenir.
 

Bu sebeple sağlam bir ölçü şu esaslara dayanmalıdır:
• Hüküm, faile göre değil fiile göre verilmelidir.
• Taraf tutma ve karşı çıkma, şahıslara değil ilkelere yöneltilmelidir.
• Aynı fiil, kimden gelirse gelsin aynı şekilde değerlendirilmelidir.
• Zulüm, failine ve mağduruna bakılmaksızın reddedilmelidir.

 

Adaletin yolu, şahıslara göre eğilip bükülen hükümlerden değil; fiillere göre verilen dosdoğru hükümlerden geçer.

 

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
25.03.2026 – Üsküdar

Dipnotlar
[1] İbn Haldun, Mukaddime, asabiyet bahsi.
[2] Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, V. kitap.
[3] Kur’ân-ı Kerîm, Mâide Suresi 5/8.
[4] Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn.
[5] İbn Teymiyye, el-Hisbe fi’l-İslâm.
[6] Cenevre Sözleşmeleri.
[7] Fahreddin Râzî, Tefsîr-i Kebîr.

 
Etiketler: Adaletin, Ölçüsü:, Fail, mi,, Fiil, mi?,
Yorumlar
Haber Yazılımı