
Metrekareyle Terbiye Edilen Toplum
1925 -1935 yıllarında gazetelerde “Apartmanlar çoğaldı, eve rağbet kalmadı” diye atılan manşetler, basit bir şehircilik haberi değildi. Türkiye’de yaşam biçiminin değiştiğinin ilanıydı.
Ev neydi?
O dönemde “ev” denildiğinde akla gelen şey, sadece barınılan bir yer değildi.
Ev; avlusu olan, kapısı sokağa değil hayata açılan, komşulukla iç içe bir mekândı.
Evde aynı çatı altında birkaç kuşak yaşardı. Dede vardı, nine vardı, çocuk vardı.
Ev, mahremiyetin öğrenildiği, edebin mayalandığı bir okul gibiydi.
Kapı eşiği bile bir terbiyeydi. Kim girer, kim çıkar, nasıl oturulur, nasıl konuşulur, bunların hepsi evde öğrenilirdi.
Ev, yere yakındı. Toprağa yakındı. İnsanı yere bastırırdı.
Bahçesi vardı, üretimi vardı, sabrı vardı.
Apartman neyi temsil etti?
Apartman ise dikey bir kopuştu.
Topraktan yukarı doğru yükselen ama komşuluktan uzaklaşan bir hayat biçimi.
Aynı binada onlarca aile var ama kimse kimseyi tanımıyor; yan yana yaşıyorlar ama hayata hiç temas etmiyorlar, yaşayan değil barınan bir kalabalık.
Kapılar yan yana ama hayatlar ayrı ayrı.
Apartman, hız demekti.
Asansör, merdiven, zil. Gir çık.
Evdeki ağır hayat, apartmanda hafifledi ama yüzeyselleşti.
Apartman dairesi, aileyi değil, bireyi merkeze aldı ve kişiyi bireyselleştirdi.
Kalabalık değil, çekirdek makbul sayıldı.
Bu yüzden apartman sadece mimari bir tercih değil, kültürel bir yönelimdi, ahlaki bir çöküştü.
2000 yılında yapılan evler en az 100 metrekareydi. O zaman bile küçük gelirdi. İnsanlar daha büyüğünü arardı. Misafir düşünülürdü, anne baba yaşlanınca yanımızda kalır hesabı yapılırdı. Kardeşler anne babasını paylaşamazdı. Ev, sadece bir barınak değil, ailenin kurulduğu, kültürün aktarıldığı bir merkezdi.
O evlerde ses vardı, kalabalık vardı, tartışma vardı ama kopuş yoktu. Odaların kapıları kapanırdı ama bağlar kopmazdı. Ev dediğin yer, yalnızca dört duvar değil, nesiller arası bir köprüydü.
Sonra 2010’lar geldi. TOKİ’nin 65 metrekare brüt evleri normalleştirildi. “İdare eder” denildi. Asıl kırılma da burada başladı. Yüz metrekareye sığmayan aileler, küçülmeye mecbur bırakıldı. Aile küçüldü, ilişkiler daraldı, tahammül azaldı. Gençler ailelerinin yanında kalmak istemedi. Anne ile çocuk, baba ile evlat arasına beton değil ideoloji girdi.
Bu ideoloji, kişiyi onların deyimiyle bireyi kutsadı ama aileyi yük ilan etti. Birlikte yaşamak gerilik, ayrı yaşamak ilericilik diye pazarlandı. Aynı evde olmak değil, aynı dünyada olmak bile zorlaştı.
Bugün 55 metrekarelik TOKİ evleri konuşuluyor. Bu evler bile rezidanslardaki 25 metrekarelik tek odaların yanında saray gibi. Tek oda, tek kişi, tek hayat. Bu evlerde dede yok, büyükanne yok. Zaten yer de yok. Emperyalizm ve kapitalizm tam olarak bunu ister. Köksüz, yalnız, geçmişle bağı koparılmış fertler. Aileyi taşıyamayan evler, hafızayı da taşıyamaz.
Şu günlerde emekli maaşı tartışılırken tablo ortada: Bir emeklinin maaşı 20 bin lira, rezidanslardaki 25 metrekarelik dairelerin kirası 35 bin lira. Maaşı kiraya yetmeyen bir insana bu ülke “yaşa” diyor. Bu, yaşa demek değil, sus demek. Aidatı, faturayı, mutfağı konuşmaya bile gerek yok; onlar zaten hesabın dışına itilmiş. Bu daireler emekliye ev değil, açıkça ilan edilmemiş bir sürgündür. Burada barınmak değil, sanırım emeklinin ve insanların hayattan usulca tasfiye edilmesi hedefleniyor.
Ve hatıralar sığmadı bu evlere… Nasıl sığabilir ki?! Bayramlar, kalabalık sofralar, uzun sohbetler bu metrekarelerden taşındı.
Evler küçüldükçe mutfaklar kayboldu. Artık evde yemek pişmiyor. Bir tost makinesi yeterli sayılıyor. Küçük buzdolaplarında salam ve sucuk diye satılan, içinde ne olduğu belli olmayan, sakadattan bozma ürünler. Sofra yok. Dua yok. Birlikte yemek yok. Herkes yalnız, herkes aceleci.
Acele eden insan düşünmez. Düşünmeyen insan sorgulamaz. Sorgulamayan insan her şeye razı olur.
Evden kopan gençler dışarıya itildi. Kafelere, restoranlara. Ev küçüldükçe bu mekânlar çoğaldı. Çünkü hayat evden çıkarıldı. Aile içinde konuşulması gereken meseleler masalarda harcandı. Parayla satın alınan sosyallik, sahte bir özgürlük hissi verdi.
Saatlerce oturulan masalar var ama gerçek bir aidiyet yok. Kalabalık içinde yalnızlık normalleşti.
Bu bir konut meselesi değil. Bu açık bir ahlaki erozyondur. Metrekareyle insanı, projeyle aileyi, planla kültürü dönüştürme meselesidir. Ev küçüldü, borç büyüdü. Yalnızlık arttı, edep azaldı. Herkes kendine ait bir alan istiyor ama kimse kimseye ait olmak istemiyor.
Sorumluluk yük, sadakat angarya, bağlılık zayıflık gibi gösterildi.
Bugün sorun gençlerin geç evlenmesi yada hiç evlenmemesi değil. Sorun, evlenmeye değer bir hayatın kalmaması. Sorun, çocukların değil, evlerin küçülmesi. Ve biz hâlâ bunu modernleşme sanıyoruz.
Oysa bu, modernleşme değil, insanın daraltılmasıdır.
Aile olmadan hayâ olmaz.
Evler küçüldükçe sadece odalar değil, sınırlar da küçüldü. Bugün giyilen elbiseler de evler gibi. Dar, kısa, teşhirci. Bir zamanlar yatak odasında giyilen kıyafetler artık sokakta.
Anadan üryan gezen bir gençlik ürettik ve buna özgürlük dedik. Evde mahremiyet kalmadı, sokakta edep kalmadı.
Beden serbest, ruh esir. Sınır kalkınca özgürlük değil savrulma geldi.
Ev küçüldükçe hayat bozuldu.
Aile dağıldıkça ahlak çözüldü.
Biz hâlâ bunu çağdaşlık sanıyoruz.
Ve ağlanacak halimize hâlâ gülüyoruz…
Vesselam...
YAZARIN TÜM YAZILARI İÇİN
https://www.bncmedyahaber.com/yazar-iran-a-siber-demokrasi-venezuela-ya-narko-kurtulus-kuresel-palyacolarIn-yeni-gosterisi-1232.html
|